NİÇİN ÇEVİRİ YAPILDI? NİÇİN DEVLET ELİYLE YAPILDI?
İşte büyük harflerle sorduğum iki soru...
Bu iki soruya zaman içinde okuduğum önsöz örnekleri ekleyerek ve artık devletin
elini eteğini çoğu şeyden çekip, kâğıt fabrikalarını bile satarak o eski
çevirilerin nasıl da emek ve değer konusunda "bir zamanlar.."
başlığıyla anılacak çabalar ve sonuçları olarak kaldığını belirterek yanıtlar
arayacağım.
Okur benim izlediğim yöntem dışında da gözlemler yapmıştır ya da yapar bundan
sonra.
Benim çabam bir görme biçimi sunar, o görmeyle başka türlü bakmak gereğini
duyarlar da olumlu bir başlangıç olur belki bundan sonrasında çeviriye emek
vereceklere ve o emekten hizmet alacaklara da.
Bizde çeviri cumhuriyetin ilk yıllarında devlet eliyle yapıldı ve genç
Cumhuriyet niçin çeviri işlemi yaptı-yaptırdı sorusunun yanıtı o dönem
çevrilmiş olan tüm kitaplarda şu aşağıya aldığım metinle kısaca açıklanmıştır.
"Hümanizma ruhunun ilk anlayış ve duyuş merhalesi, insan varlığının en
müşahhas şekilde ifadesi olan sanat eserlerinin benimsenmesiyle başlar. Sanat
şubeleri içinde edebiyat, bu ifadenin zihin unsurları en zengin olanıdır. Bunun
içindir ki bir milletin, diğer milletler edebiyatını kendi dilinde, daha
doğrusu kendi idrakinde tekrar etmesi; zekâ ve anlama kudretini o eserler
nispetinde artırması, canlandırması ve
yeniden yaratmasıdır.
İşte tercüme faaliyetini, biz, bu bakımdan ehemmiyetli ve medeniyet dâvamız
için müessir bellemekteyiz. Zekâsının her cephesini bu türlü eserlerin her
türlüsüne tevcih edebilmiş milletlerde düşüncenin en silinmez vasıtası olan
yazı ve onun mimarisi demek olan edebiyat, bütün kütlenin ruhuna kadar işliyen
ve sinen bir tesire sahiptir. Bu tesirdeki fert ve cemiyet ittisali, zamanda ve
mekânda bütün hudutları delip aşacak bir sağlamlık ve yaygınlığı gösterir.
Hangi milletin kütüphanesi bu yönden zenginse o millet, medeniyet âleminde daha
yüksek bir idrak seviyesinde demektir. Bu itibarla tercüme hareketini sistemli
ve dikkatli bir surette idare etmek, Türk irfanının en önemli bir cephesini
kuvvetlendirmek, onun genişlemesine, ilerlemesine hizmet etmektir.
Bu yolda bilgi ve emeklerini esirgemiyen Türk münevverlerine şükranla
duyguluyum. Onların himmetleri ile beş sene içinde, hiç değilse, devlet eli ile
yüz ciltlik, hususi teşebbüslerin gayreti ve gene devletin yardımı ile, onun
dört beş misli fazla olmak üzere zengin bir tercüme kütüphanemiz olacaktır.
Bilhassa Türk dilinin, bu emeklerden elde edeceği büyük faydayı düşünüp de
şimdiden tercüme faaliyetine yakın ilgi ve sevgi duymamak, hiçbir Türk okuru
için mümkün olamıyacaktır."
"23 Haziran 1941, Maarif Vekili Hasan Âli Yücel" ( Metin içindeki hatalı
gibi gelecek yazımlara dokunulmamıştır, o sözcükler o yıllarda o şekilde
kullanıldığı için.)
***
Büyük bir heyecan ve dilimize yararlı olma arzusuyla çevrilen klasiklerin ilk
sayfalarındaki yazı bu.
Çeviri, kim çevirdiyse onun adı da mutlaka belirtilerek basılır ve bu şekilde
paylaşılması da etik açısından zorunludur.
Çevirenin emeğine saygı kadar başka çevirilerle karşılaştırma olanağı yarattığı
için yapılan işi, emeği ve özeni sorgulama, doğruyu ve güzeli bulma amacı
vardır bu zorunluğun.
Kitapların önsöz olarak geçen bu tür ve benzeri sunum yazıları okura rehber ve
okuduğu yazar hakkında çevirenin kişisel yargılarını da aktarabilir. Tanıtım,
reklâm ya da her ne sayılırsa ön bilgi içeriğe özendirir insanı. Gereksiz bir
yazı değildir hiçbir önsöz. Her baskıda ek yapılması da olağandır önsöze.
Hiç üşenmeden okuduğum yüzlerce önsöz, dip not ya da kaynakçalar bana kitabın
edebi ya da bilimsel değeri konusunda ipucudur.
Okuma deneyimi sistemli hale gelirse okunan kitabın anlaşılması, içerikteki
gerçek ya da kurgu bilgiler, bilgi kırıntıları daha anlaşılır olur. Yazıldığı
yılların literatüründe yer almayan sözcükler, kavramlar eklenmişse yazını
bilimsel değeri, tarihsel değeri sıfırlanabilir.
İyi ve nitelikli okumalar bunu başarmak isteyen için kolay. Gebze, 7.3.2021
Devlet eliyle ya da özel girişim olarak dünyanın diğer ülkelerindeki edebi
eserler kadar bilimsel eserler, yayınlar da uzmanlarca çevrilip okurun,
öğrenci, öğretmen, bilim insanları dahil gereksinim duyan herkesin hizmetine
sunulmalıdır. Şimdilerde yapay zekâ çıkmış ve her metni istediğimiz dile
çeviriyor olsa da o çeviriye metnin ruhunun da yansıdığından emin olmak isterim
ben, başkaları da ister sanırım.
Aşağıya uzun bir önsöz içinden bazı paragrafları kopyalıyorum. Hem çeviri hem
özsöz konusunda oldukça etkili değerlendirmeler var diye.
"Çevirmenin önsözü “Var olan tek sır, bir sır olduğunu düşünen insanların
olmasıdır,” demişti Álvaro de Campos ya da ardında saklanan Pessoa, “Sürülerin
Bekçisi”nde. Ölümünden epey sonra, yirminci yüzyılın ortalarına doğru
keşfedilen Pessoa’yı düşünürken, özellikle etrafını saran efsane halesini aşmak
zorlaştığında bu sözü hatırlamak, onun gerçek özüne yaklaşmak için yararlı
olabilir. Bugün dünya edebiyatının en önemli yazarlarından sayılan Fernando
António Nogueira Pessoa’nın yaşamöyküsü, Octavio Paz’ın “Şairlerin yaşamöyküsü
yoktur; onların yaşamöyküsü, yapıtlarıdır,” sözünü doğrularcasına birkaç
cümleyle özetlenebilecek kadar yalın ve durgun: 1888’de Lizbon’ da doğdu.
Babası o küçükken öldü. Üvey babası Portekiz’in Güney Afrika konsolosu olduğu
için okula Durban’da başladı, 17 yaşında da Lizbon’a döndü.
Lizbon’da birtakım başarısız iş kurma girişimlerinden sonra ithalat-ihracat
firmalarının İngilizce ve Fransızca yazışmalarını yaparak hayatını kazanan
Pessoa, ömrünü Tejo Nehri’ne bakarak, Portekiz halkının okyanuslara, eski
imparatorluklara duyduğu büyük özlemi seyrederek geçirdi. Terreiro do Paço’ da,
Martinho da Arcada Kahvesi’nde ya da Bairro Alto’daki Brasileira’da dostlarıyla
edebiyat konuştu. Sağlığında yayımlanan yapıtları olduysa da, esas olarak
ölümünden sonra, yazılarını topladığı sandığın bulunmasıyla ün kazandı;
yaklaşık 27 bin sayfaya yayılan, farklı türlerde eserler vermişti Pessoa ve
bunların büyük bir kısmını kendi adıyla değil, birer yaşamöyküsüyle, kişilikle,
hatta edebî duruş ve tarzla donattığı 70 ayrı kurmaca yazarın, dış kimliğin
adıyla imzalamıştı.
Pessoa’nın yarattığı yazarların en ünlüleri kötü bir Portekizceyle, ilkel doğa
şiirleri yazan Alberto Caeiro, pagan dinlere inanan hekim Ricardo Reis, “içinde
bir Yunan şairi barındıran Whitman” diye tarif edilen Álvaro de Campos’tur.
Pessoa Alberto Caeiro’nun ortaya çıkışını “İçimde ustam doğdu,” diye anlatır.
Meşhur sandıktaki öbür yazarlar arasında Fransızca ya da İngilizce yazanlar,
kadınlar, yarım kalmış karakterler vardır. Tek bir insanın ruhunda yaşayan, bu
tüyler ürpertici yazarlar kalabalığının bir efsaneye dönüşmesi doğal olsa da,
genellikle göz ardı edilen, Pessoa’nın yarattıklarını sağlığında bir sır olarak
saklamadığıdır. Yakın arkadaşları olan Mário de Sá-Carneiro, José de
Almada-Neigreiros, Luís de Montalvor gibi yazarlarla onları paylaşır,
dergilerde onların imzasıyla şiirler, makaleler yayımlatırdı.
Her ne kadar Pessoa, başta Kafka olmak üzere ölümünden sonra keşfedilen pek çok
yazar gibi yalnızlığın sıkıntısıyla adeta bilinçli bir çabadan çok bir
içgüdüyle yazan bir yazar görüntüsü verse de, öncelikle kendinden önceki yazar
kuşaklarının yapıtlarını tanıyan, edebiyat arenasında boy gösteren,
tartışmalara giren bir edebiyatçıydı. 1915’te iki sayı çıkabilen Orpheu
dergisinde, eleştirmenlerin kıyasıya eleştirdiği yenilikçi sözler sarf etmişti.
1921’de birkaç arkadaşıyla birlikte Olisipo adında bir yayınevi-kitabevi
kurmuştu. 1922’den itibaren Contemporânea edebiyat dergisine katkıda bulunmuş,
1924’te ise Athena dergisinin kurucuları arasında yer almıştı. Ölümünden bir
yıl önce yayımlanan, sağlığında çıkan tek kitabı olarak kalan Mensagem’le
Antero de Quental Ödülü’nü almış, Salazar’ın başkanlık ettiği ödül törenine
katılmamıştı. 1935’te ise, sansürden dolayı Portekiz’de bir daha hiçbir şey
yayımlatmamaya karar vermişti.
Pessoa’nın efsanesinde en dokunaklı ve büyüleyici olan kendini kimliklerle
çoğaltmasından ziyade, bu kimlikleri yaratmaya onu iten “başlı başına edebiyat,
bütün edebiyat” olma isteği, apayrı renklere büründürmeyi bildiği diliyle,
ifade gücüyle yapıtının kendisidir. Farklı yazarları var ederken, yalnızlığın
ve varoluş sıkıntısının ne olduğunu kendine, kendi üzerinden de onlara
göstermek ister gibidir. Bu haliyle, Anatole France’ın 1887 yılında yayımlanan
Les Fous Dans la Littérature (Edebiyatta Deliler) makalesinde verdiği örneği
hatırlatır: Anatole France’ın çocukluğundaki bir komşunun hikâyesidir bu. Yaşlı
adam oğlunu kaybetmiş, o andan itibaren de sırtına bir döşek yüzü geçirip öyle
dolaşmaya başlamıştır. Bir de, oğlu sanki hiç var olmamış gibi davranmakta, ne
ölümünden ne yaşadığı günlerden, anılarından hiç bahsetmemektedir. Bir ev
ortamına girip de sırtındakini çıkarması gerektiğinde bastonunu bir omurga gibi
örtünün içine koyar, başındaki topuza da şapkasını takar. Sonra bir süre bu
biçimsiz cesedi seyreder.
Pessoa’nın Anatole France’ın anısındaki seyirci mi, yoksa boş ceset mi olduğunu
anlamak kolay değil elbette, hele Bernardo Soares gibi, Pessoa’nın “yarı-dış
kimlik” olarak nitelediği, Pessoa’ya çok yakın bir karakter söz konusu
olduğunda. Soares, Huzursuzluğun Kitabı’nın yazarı olarak yaratılmıştı.
Huzursuzluğun Kitabı, kurmaca bir karakterin kendi hayatını anlattığı bir roman
olarak görülebilir; ancak yazarla kahramanı sık sık birbirinin yerine
geçtiğinden, Pessoa’nın hayatla ilgili kendine ait olan ve olmayan düşünceleri
döktüğü, evirip çevirdiği bir denemeler, anlatılar toplamı olarak da kabul
edilebilir. Pessoa bu kitap üzerinde 1913’ten itibaren çalışmaya başlamış,
ölümüne dek parça parça yazmaya da devam etmişti. Sandık açıldıktan sonra,
dağınık metinler bir araya getirilmeye başlandı ve 1982’de Portekiz’de yapıt
ilk kez olarak basıldı, daha sonra, yeni bulunan parçaların eklenmesiyle,
elyazmalarında yanlış okunmuş yerlerin düzeltilmesiyle yeni basımlar yapıldı.
Dünyayı seyretmekle yetinmek isteyen, eylemsizliği en yüce erdem ve gerçek
yaşam olarak gören Soares, Pessoa için belki de dünyanın ve yaşamanın ne
olduğunu gösteren bir perdedir. Huzursuzluğun Kitabı aynı zamanda, bir
edebiyatçının ulaşmak istediği yapıtla kâğıda dökebildiklerinin arasındaki
mesafedir de; hayal edilenin soluk, titrek bir sureti, gölgesi olarak kalmaya,
kusurlu olmaya mahkûmdur; tıpkı bütün kitaplar ve bütün çeviriler gibi.
***
Bu kitap, Le livre de l’intranquillité başlıklı Fransızca çeviriden (yay.
Christian Bourgois, 1999) Portekizce orijinaliyle karşılaştırılarak Türkçeye
çevrilmiştir. (Portekizce baskısı: Livro do desassossego; ed. Richard Zenith,
Assírio & Alvim, 2001)
Dipnotlar, aksi belirtilmedikçe kitabın Portekizce ve Fransızca baskılarına
yayınevlerinin, metinleri derleyenlerin ve çevirmenlerin koyduğu notlardır.
Türkçeye çevirenin notları “Ç.N.” kısaltmasıyla belirtilmiştir. Orijinal
elyazması metinlerde okunamamış olan yerler ya da cümlelerdeki eksiklikler
çeviride [...] işaretiyle gösterilmiş, ana metinlerde birkaç farklı şekline
rastlanan ifadeler dipnotlarda belirtilmiştir. SAADET ÖZEN"
Pesseo'dan belki onlarca kitap okurdum Huzursuzluğun Kitabı'nı bitirebilsem.
Ama bitiremedim her nedense... Her okuma çabamda birkaç sayfa ilerledim ama
bitiremedim... Belki yazılması da parça parça yıllarca sürdüğü üçün... Belki de
hemen okunup bitmesin diye mi yazılmıştır bilemiyorum.
Yukarıdaki yıldızlar arasında kısaltılmış olarak bir tür özetini verdiğim
önsözü okuyunca aslında başka isimlerle okuduğum kimi kitapları da onun yazmış
olduğunu anladım. (O kitapları çevirenlerin kim olduğuna bakma gereksinimi de
duydum içimde... Çünkü kimini soluksuz okuyup bitirmiştim... Kiminde yazım hataları,
anlam kaymaları olduğunu gördüğümü, bu yüzden biraz çevirmene söylenerek, biraz
basımevine, editörüne kızarak okuyup, kimi sayfaları da hızlı okuma tekniği de
olsa olsa böyle olurdu diye başına, ortasına, sonuna göz gezdirerek çabuk çabuk
geçtiğimi de anımsadım...)
Neyse... Huzursuzluğun Kitabı önsözünü okudum... O kadar uzundu ki... Ama
okudum, ilgi ile, bilgilenerek.
İşte önsöz böyle bir bilgiyi de verdiğinde o yazarın onlarca başka isimle
yazdığı her kitabı eksiksiz okuma borcu doğuyor insanın, çaba harcamış okunmak
için diye belki... Belki de kendine dışarıdan bakma gereksinimi duyacak kadar
yabancılaşmasının nedenini anlamak için... Anlamak mümkün olabilirse... Gebze,
7.4.2026
***
EŞİKTE SÖYLEŞİ
'Koçero Vatan Şiiri' nden sonra, işte, Haziranda Ölmek Zor ile geliyorum. Merhaba!
Haziranda Ölmek Zor' da 1970 yazından bu yana yazdıklarımın bir bölüğüyle, ilk
basımı 197l'de yapılmış olan Kızılkuğu - Şiirin Uyanışı adlı kitabımdaki
şiirlerin gözden geçirilmişleri, geliştirilmişleri yer aldı. Böylece,
toprakları-bir şiirler bir araya gelmiş ve yepyeni bir bütünlüğe kavuşmuş oldu.
Kızılkuğu - Şiirin Uyanışının yeni basımı da uygun bir zamanda yapılacaktır.
Şiiri ben, oluşum süreci içinde severim; yani işçiliğini severim şiirin.
Ozanlık, bence, şiirle boğuşmaktır.: yıllar önce yazılmış birkaç parça şiiri
sürükleyip gezmek değil! Ozanlığı şiir severlikle iyice karıştıranlar, şiirle
boğuşacakları, her gün yeni bir şiirle çıkacakları yerde sokağa, eski şiirlerin
hafızlığıyla yetinip avunmayı iş sayıyorlar. Şu makina, şu elektronik çağında
bir ozanın kendi şiirlerini ezberden okumak için zorlanması, gömüt başında
imamlık gibi gelir bana.
Gerçekten de bitmiş şiir, yani kâğıda basılmış şiir arenada kanlar içinde yatan
boğa ve onun başında yapayalnız dikilip duran matador gibidir bence, acı verir
bana. Oyun bitmiş, devinim bitmiş döngü kapanmıştır. Döngü, durallıktır: sevmem
durallığı… Havanın durgununu bile sevmem. Ölü boğanın başucunda kılıcı elinde,
gözleri yerde, yaslı yaslı suçlu suçlu dikilip duran şu yapayalnız, şu
ağlamaklı genç adam da kim? Ben miyim o?
Hayır!
Beni coşturan, yerde kanlar içinde yatan şu boğa değil, bana şimşekli
boynuzlarla saldıran o boğadır.
Sevişmek ve sevişmeyi bitirmek. Biri coşkunluktur, biri bitmişlik, tükenmişlik.
Onun içindir ki, bana yenilen şiiri bırakır kaçarım ben; kaçarım ve boğuşulacak
başka şiir ararım. Basılmış bitmiş şiirlerimi çimdikleyip durmamın nedeni de
budur. 'Haziranda Ölmek Zor' u ellerinize bırakıyorum. H.H. Ankara, Ekim 1976
"
Bir çevirmen önsözü sonrası bir şair öndeyişi okumak önsöz konusunda
düşüncelerimizi pekiştirir diye aldım bu söyleşiyi. Hem çeviri olmayan bir
örnek hem içtenliği ile yol gösterici.
Hasan Hüseyin'in tam elli yıl önceden yazdığı bu öndeyiş önsöz adını taşımasa
da okuruyla peşin bir söyleşmesidir, siz okurken beni bu gözle okuyun demektir
belki. Çünkü şairin kendini şiiriyle ifadesinden ötesi var bu söyleşide,
şiirlerimi bu ruh hali ile ve bu çaba ile üretiyorum, bunu bilmeden
yargılamayın ya da çabamı bilerek okuyun demekte bence. Gebze, 8.4.2026.
***
Bu ara okuduğum başka bir çeviri kitaptaki önsöz de delice uzun, hepsini okumak
yoracak diye vazgeçtim bu kez, şöyle bir göz atarken kitaba, yazarın notunu
gördüm... İşte böyle bir not da gerekli bazı kitaplara dedim... Ama bu çeviride
çevirmen adıyla yer almamış, Alova soyadı yeterli görülmüştü. Herkes zaten
adını biliyor diye miydi eksiklik yoksa bilinçli miydi anlamak zor... Öncelikle
notuna bakalım yazarın öyleyse:
"YAZARIN NOTU
Belleğimize yardımcı olmak için başvurduğumuz yollar bir yana, bu kitapta
okuyacağınız sayfalar, neredeyse, kendi başlarına sivrilip ortaya çıktılar.
Şimdilik, bu günlükler, 1925’ten bu yana, yaşamımdaki kaçınılmaz kesintilerin
ve değişikliklerin belirlediği bir dizinin sonuncusu. Eklemeye gerek yok; bu
satırlar yalnızca yazarından söz ediyor, onun mesleki uğraşından değil.
Açıkçası, toplumsal yaşamımı ilgilendiren özel defterlerime hiç dokunmadım.
Onların zamanı ayrı- bu arada, yırtılıp sobaya atılmazlarsa elbet.
Kitapta sözü geçen çağdaş kişilerle ilgili bir not. Bu sayfaları daktiloya ilk
kez çektiğimde, kimseyi adıyla anmadım. İnsanların adını vererek, kitaba
kişisellik kazandıracağımı düşündüm ve bunu da istemiyordum. Bu yüzden, ad
yerine nokta koydum. Ne ki, notları okuyan kimi arkadaşlar bu işaretlerden
rahatsız oldular. Dikkatli uyarıları için onlara teşekkür ediyorum. Bu
bakımdan, gerekli yerlerde uydurma adlar kullandım. Bu adları Atina’nın
sokaklarından aldım; hiç değilse, şan sahibi olmak gibi bir üstünlükleri var
hepsinin. Y.S. Atina Ocak, 1967"
Yorgo Seferis'in 1945-1951 yılları arasındaki günlükleri Bir Yazarın Günlüğü
adıyla çevrilmiş, Çevirmen sadece ALOVA adıyla geçmiş kitaba. Ön adı yok gibi.
Bu çevirmenin bilinçli bir seçimi belki. Ancak bu konuda da bir açıklama yok
kitapta. Oysa yukarıda da söz ettiğim gibi çevirmen adıyla, soy adıyla yer
almalı kitapta, hatta çevirmen hakkında da kısa bir tanıtım metni hem şık olur
hem gerekli. Ancak on sayfalık bir giriş yazısı yazan Walter Kaizer'in
anlattıkları dahil günlükler ve yazarın notunu çevirten yayınevi 2004 basımlı
"bir kültür yayını "olarak belirtilmesi unutulmayan kitabın arka
kapağına Yorgo Seferis'in kısa biyografisini eklemeyi ise unutmamış...
Hatta kitabın biz okurlar için önemi hakkında da bir şiirinden kısa bir bölüm
ve şöyle bir not eklemiş:
"
Nasıl ki
Kalkar, doğup büyüdüğün şehre
Gidersin bir gece
Ve bakarsın temelinden yıkılıp yeniden kurulmuş o şehir
Ve yakalamaya çalışırsın geçen yılları
Onları yeniden bulmanın umudu içinde.
Büyük Yunan şairi Yorgo Seferis' in 1945 -1951 yılları arasında Yunanistan'da
ve Türkiye'de tuttuğu notlardan oluşan Bir Şairin Günlüğü yayımlandığında,
yalnız ülkesinde değil, bütün dünyada ilgi görmüştü.
Şairin çocukluğunu geçirdiği İzmir’e, Urla’ya yıllar sonra dönüşünde yaşadığı
hüzünlü deneyim... İstanbul, Bursa, Konya, Denizli, Marmaris, Bodrum, Ayvalık
ve başka Anadolu kentlerine yaptığı yolculuklarda edindiği izlenimler...
Bu kentlerde yazdığı şiirler...
Bütün bunların Türkiyeli okuru yakından ilgilendireceği umudunu taşıyarak Bir
Şairin Günlüğü' nü Türkçede ilk kez yayımlamaktan kıvanç duyuyoruz."
***
Yukarıdaki yayın çevirmenin soyadı ile yetinmiş bir banka kültür yayını...
Aşağıdaki da başka bir bankanın kültür yayını... Çevirmenin önsözünün yalnız
son bölümünü aynen alacağım. Çünkü şiir çevirisi konusunda yaşadığı deneyimi de
zorluğu da sonuçtaki yöntem seçimlerini de açık yüreklilikle belirten
çevirmenle yüz yüze tanışmamış olsak da epeyce uzun süredir sanal dünyadaki
edebiyat gruplarının en küçüklerinden birinde bir edebiyat dostluğunu
sürdürüyoruz. Emeğine verilen değeri adıyla soy adıyla anılmanın ötesinde almış
yazdığı önsöz ile... Okur bu yöntemi bilerek karşılaştırma yapacaktır aynı
eserin başka yazımı ve başka çevirilerinde.
Gelelim yöntemi de açıklayan o sön bölüme:
"Verdiğimiz kısa özetten de anlaşılacağı gibi kitabın esas kahramanı Hayal
Gücüdür, insan ilahi olanla onun sayesinde temas götüren kurabilir. Ahlaki
yüceliğe ve oradan da tüm var oluşu sevmeye odur. Bu zorlu görevde en büyük
yardımcı kitaplar ya da bir başkası değil, yaratıcı gücün bir tezahürü olan
tabiatın kendisi olacaktır. Her şey birlik içindedir ve insanla Tabiat,
Tabiatla Tanrı aynı varlıklar değillerdir. Hayal Gücü çok yoğun yaşanmış
anların hatırlanmasıyla harekete geçer, Wordsworth bu ilham verici anılara
"zaman lekeleri" adını verir. Mina Urgan'ın tür olarak başka -hiçbir
esere benzemeyen, tamamen kendine has bir yapıt diyerek tanımladığı Prelüd'ü
okumak da sanırım okura kendisini "yüce"yle temas halinde hissettiren
bir tecrübe olarak belleklerde yerini alacaktır, tıpkı böyle anlar gibi...
Doğrusu, Prelüd'ü çevirme kararı almamda etkili olan, hem de daha ilk sayfayı
okurken benim yaşadığım bu tecrübeydi. Şehirden kaçışın verdiği coşkuyu anlatan
dizeler bana epeydir unuttuğum bir ruh halini anımsattı, basit yaşantıların
verdiği çocuksu sevinci. O ilk sayfadaki enerjinin taşarak bana da ulaştığını,
kalbimin bir şeylerin eşiğindeymişim hissiyle kıpır kıpır olduğunu duydum. Ama
nasıl Wordsworth bir süre sonra coşkusunu yitirip şiirini sürdüremez olmuşsa,
çeviri sırasında benzer tıkanmaları yaşamak benim için de kaçınılmaz oldu.
İşe başlamadan önce ilkin "'Hangi Prelüd?" sorusunu cevaplamam
gerekti. Çünkü yukarıda belirttiğim gibi, ortada iki versiyon ve bunların
sunduğu iki farklı Wordsworth portresi vardı. 1805 versyonu kendini daha
doğrudan ifadelerle ortaya koyan, daha genç, daha cesur bir Wordsworth
sunarken, 1850 versiyonu daha dolaylı, daha ihtiyatlı, daha soyutlamacı
ifadelerin sisi ardından bakan bir yüz gösteriyordu. Epey tereddütten sonra
metni Wordsworth'ün okur karşısına çıkmak istediği son haliyle çevirmenin daha
vefalı bir tutum olacağı kanısına vardım. Ama madem bugün İngilizce
baskılarında şiirin her iki hali de mevcut, belki bir gün 1805 versiyonu da
çevrilir-artık ben mi yaparım, başkası mı yapar ve böylece Türkçe okuyanlar da
şiirin ve dolayısıyla Wordsworth'ün zaman içinde geçirdiği değişimle ilgili
karşılaştırmalı bir bakış imkânı bulurlar.
Konu bağlamındaki ilk güçlük ise şiirde Wordsworth'ün hayatındaki dönemsel ve
coğrafi pek çok ayrıntıya yer veriliyor olmasıydı. Sunduğum dipnotların okur
için yeterince açıklayıcı olacağını sanıyorum, ancak, her şeyden önce şiir
olarak okunması gereken bir metni bir ders kitabı formatına sokmak istemediğim
için dipnotlar konusunda biraz seçici davrandım. Ta başından beri aklımı kurcalayan
ve son ana kadar çözümsüz bıraktığım en temel çeviri sorunu Wordsworth'ün
farklı anlamlarda kullandığı "imagination" ve "fancy"
sözcüklerini karşılamak oldu. Nasıl bir yol izlediğimi metinde okuyacaksınız.
Bir başka çeviri güçlüğü Wordsworth'ün kullanmayı çok sevdiği yan cümleciklerle
uzadıkça uzayan pasajlardan kaynaklanıyordu. Bu tür pasajları özne-yüklem
bağlantısını ve şiirsel tınıyı kaybetmeden ama şiirin yapısal özelliğini de
aktarmaya çalışarak çevirmeye özel çaba harcadım. Bütün uzun cümlelerde olduğu
gibi orijinal metinde de zaman zaman anlam bulanıklaşıyordu, öyle ki Wordsworth
uzmanları aynı cümleler hakkında farklı yorumlar yapıyorlardı, bu gibi
durumlarda benimsediğim yorumun nihai olmadığını belirtmek isterim. Hatta belki
biraz ileri giderek, yer yer ortaya çıkan bulanıklığın Wordsworth'ün bilerek
yarattığı bir etki olabileceğini söyleyeceğim. Bu cüretim, onun, okuru
sınırlayan "kesinlik" yerine "Hayal Gücü" nü harekete
geçirecek muğlaklıkta bir şiiri tercih edeceği hissimden kaynaklanıyor.
Prelüd'ün, ara ara, düzyazı yavanlığına düştüğü bilinen bir gerçek, okurun
buralardaki sıkıcılığı benim beceriksizliğime yoracağı kaygısını bile
taşıdığımı itiraf etmeliyim. Ya da editörümün dediği gibi, benim Prelüd'üm
aslına göre daha "oynak," daha "enerjik" olmuşsa böyle bir
kaygıdan dolayıdır. Ama Wordsworth şiirinde insanı tabiatla, toplumla,
kendisiyle sürekli bir temas ve diyalog içinde dinamik bir varlık olarak
sunuyor, ben de bu kitapta söz konusu dinamizmi bu şekilde istemeden de olsa
okura duyurabildimse, belki hatamı telafi etmiş olurum. Nazmi Ağıl”
Bu yazıyı fazla uzatmak olasılığı yüzünden okurken çok sevdiğim nice çevirileri
yapan, şimdi aramızda olmayan nice çevirmenin anısına saygı ile yetinmem
gerekecek... Çünkü bir Ahmet Cemal, bir Tahsin Yücel çevirisindeki kitabın
kendinden aldığım haz kadar onların yazdıkları önsözler mutlu etmiştir beni.
Onların çevirilerinin yer aldığı kitaplarda kim oldukları hakkındaki biyografik
bilgiler için bile o kitaplar kitaplığımda duruyor ve sadece bu açıdan bile çok
değerli.
Okuduğum her çeviri kitabın şimdi uzun bir liste oluşturacağından sıralama
yaparken bile birini diğerinden öne koyarsam incinirler kaygısı taşıdığım
yaşayan ve ölmüş çevirmenlerinin emeklerine selâm ve saygı ile noktalayayım
yazımı.
Gebze, 8.4.2026, Ünsal Çankaya.
Patika Temmuz, Ağustos, Eylül 2026, Sayı:134
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.