"Güzellik bir çeşit hapishanedir" diyor Rüzgâr Eken filminde anne...
(Nica, babasını borç batağında, kirli ve harap bir bölgede ve bir parazit tarafından yok edilen zeytin ağaçlarıyla bulur. Herkes, büyük ekolojik felaket karşısında pes etmiş gibi görünürken, Nica ağaçları kurtarmak için tüm gücüyle mücadele eder.” Diyor filmin en kısa tanıtım metni.)Migreni var annenin, storları kapalı, loştan da karanlık odada, yatakta, uzaktan gelen kızın odaya girip uyandırmasıyla görüyoruz onu. Anne doğruluyor yatakta, köşe abajuru yakıp üç yıldır uzakta, üniversite okuyan ve geri dönen kızına bakıyor az aydınlanan odada, kızın saçları berber eli değmemiş bir kesimde... Neredeyse alaburus denen erkek saçı gibi... “Kendin mi kestin?” diyor... “Evet!” diyor kızı...
Bu evet üzerine beğenmedim filan demiyor anne, özgürleşmişsin demek istiyor, tüm dayatılan kalıplardan uzaklaşmışsın demek istiyor; " Güzellik bir çeşit hapishanedir" diyor...
Sonraki sahnelerin birinde aynı anneyi bir cümle ile idealize ettiği özgürlük duygusunun yerini alışkanlıklar, rahat etme istekleri almış olarak görüyorum, herkes açlıkla boğuşurken o da o küçük, yoksul kasabadan kurtulma düşü kurmaktadır ve kızının arkadaşı Paola'ya Nika hakkında “ Korkarım çiftçilik yapmayı kafasına koydu, babamın sözüyle; çiftçilik bir ayın otuz günü baş ağrısı, karın ağrısıdır oysa” diyor.
(Bu arada, Ali kardeşimi de beşinde kaptı diye iki teyze, bir hala üstüne, artık kısa diye bile sevinmediğim Şubat ayı on dokuzu oldu... Uykularım yine bozuk. Sağlığım da… Yataktayım çoğunluk ve onlarca film izledim internetten, kitap okudum üç tane ve arada örgü de ördüm...
Şimdi yine ayazıyla, yüze çarpa çarpa yağan karla karışık yağmuru ve rüzgârıyla ağır kış var dışarıda... Kalın bir battaniye örmeye başladım pembenin tonlarına beyaz ekleyip... En son vişne çürüğü bir kenar düşünüyorum şimdi... Hem koyu- kırmızıya yakın olan pembeden uzak değil, hem de en uzak akrabası sayılır açık pembenin. Zıtlar şık duracak mı bakacağım, çok sakil olursa da ya yavruağzına bakan ipten kenar yapacağım ya koyu pembeden... Ebruli olanı kenarda düşünmedim nedense... Farklı mesafede farklı model olursa kenar düzgün olmaz diye... Ama... Belki de tamamen farklı olması özgürleştirecektir benim battaniyeyi diye düşündüm şimdi, kimselerinkine benzemez zaten ne ördüysem asıl modelden mutlaka ayrıldığım için örgüde...)
Filmdeki kız zeytinliklere dadanan ve verimi yok eden böcek için mücadele etmek istiyor. O böceği yok edecek bir böcek cinsini arayıp bulmak ve çoğaltmak için gece zeytinliklerde geziyorlar, o böceği bulduğunda onu yok edecek cinsleri arayıp bulmayı düşünürken çocukluk arkadaşı Paola da kasabadan kurtulmaya çalışmakta, her ikisi de kendi düşüncesinin devamı cümlelerle konuşmaktadırlar... “Bir tane bulduk, bak!” der kıza, böceği eline alıp göstererek, arkadaşı tiksintiyle "Uzak tut o iğrenç şeyi!" der... Adı Nika olan kız, “Doğada her avcı başka avcının avıdır. Bu doğa kanunu." der," Bazı böcekler diğer böcekleri yer... Doğanın dengesi böyle kurulur!” Doğanın dengesini bozmak için çalışanları da, aralarında zeytinlikleri yok etmek için çalışan fabrika ile işbirliği içindeki babasının toprağa ve zeytine ihanetini de, bozulan dengeyi düzeltmek için yorulanları da görmüştür o genç yaşında. Umursamayanları da ve karanlık artıranları da. Mücadelesini annesine, babasına karşı genişletir onların da sadece para gerekir dediğini, bilimi ve doğayı umursamadığını anladığında.
Gerçekten de doğada denge böyle... Doğal seleksiyon da var işin içinde.
Filmi arada kış koşulları yüzünden diye bahane üretilecek bir şekilde iki kez internet kesintisi yaşayarak, arada olanları da hayal gücümle tamamlayarak ve sona nasıl ulaştı göremeden izledim diyebilirim.
Mistik bir alt yan da eklenmişti öyküye, büyükannenin mezarının olduğu yerde, antik yapı içinde bir saksağan bulup eve getirmişti Nika. Verimsizleşen zeytinliklerin asıl sahibi büyükannesiydi. Onun kızı olan annesinin yaşlandı diye büyükanneyi bakımevine verip, bir ay içinde yalnızlıktan ölümüyle vicdan azabı çektiğini, ama bu azabı yaşattığı için yine de büyükanneye öfke duyduğunu görmüştü. Saksağan bu yüzden büyükanneyi temsil eden bir varlık olmuştu olay örgülerinin yan dallarında.
Ve uykum gelip, gece benim için biterken doğadaki dengeye hiç saygı duymayan doğadaki tek türün insan olduğunu, yine de içlerinde Nika gibi olan az sayıda doğaya değer veren, inanan ve güvenen insanların umutları, çabalarıyla insanlığın ayakta kaldığını düşündüm…
Film mutlu sona ulaştı, en sonunda, başardı Nika, başardı zeytini böceğinden kurtaracak böcekleri çoğaltmayı.
Dünya iyi insanların yüzü suyu hürmetine dönmeye devam ediyor işte.
Biraz da benim sayemde. (Gülümseyelim hep birlikte.) Hem zarar vermiyorum doğaya hem kendim üretmeyi sürdürüyorum, bu örgü olsa bile. Evimi kendim temizliyorum, yemeğimizi evde yapıyorum (sıfır atık mantığı ta çocukluktan beri içimde ilkedir.) hiçbir şeyi çöpe atmıyor, dönüşecekleri dönüştürüyorum her anlamda. Hem de hâlâ inanıyorum doğanın kendi dengesini kuracağına, kurarken ona zarar vermeyen beni, benden aynı saygı ve sevgiyi devralan oğlumu koruyup kollayacağına.
Gün olur diye başlayan şiirler, şarkılar geçiyor içimden… Gün olur özgür oluruz biz de. Hayali bile güzelken… Çünkü doğa kendi yasasını korur demiştim yıllar önce bir şiirimde, 2023 yılında yayımlanmıştı Gerçek Edebiyat sanal ağ yerleşkesinde.
DOĞA YASASI
Doğa dört mevsim
Bağrındaki canlılar
Yaşasın ister.
Irmakları gür
Ormanı bin bir çiçek
Tutuşu ondan.
Havayı temiz
Toprağıysa verimli
Kılışı ondan.
Tamahımız olmasa
Bozulmazdı dengesi
İnsan eliyle.
Güzellik üretirdik
Kurşunlar değil.
Bir tutam otla doyup
Kıymazdık diğerine.
Ne av ne avlak
Gerekmezdi az ile
Yetinebilsek.
Dağları dara
Çeviren avcı ölsün
Ceylanlar değil.
Suya inen maralın
Aynasıdır yarası.
Gebze, 15.3.2017
Ama özgürlük hayal değil belki; ne yaşarsak yaşayacağız elbet, bence hepsinin temeli kalbimizdeki güzellikle, o yüzden "dağları dara çeviren avcı ölsün, ceylanlar değil " diyoruz şiirimizle.
Gebze, 19.2.2026, Ünsal Çankaya
(Ördüğüm o battaniye bitti ay mart olmadan daha, bu notu 3 mart günü ekliyorum ki meraklılarca sorulacak o soru havada ve yanıtsız kalmasın, yavruağzı denen bir ton ve en son beyaz su ile tamamladım kenarını, soğuk günlerde örtünmeye başladım yatağımda.)
Gökkuşağı Dergi, Haziran 2026, Sayı:47
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.