İnsan denizin ortasında bir tür ıssız adadaysa... Kendi adasında. Kendi çıkmazında. Kendinin kıyısında... O insan bensem eğer… Bir martı ağıdı yazdığımı anımsarım önce, martı çığlıkları içinde.
Sunak Dergi, Aralık 2021, Sayı:51 içinde yayımlanmıştı.
AY IŞIĞINDAN MARTI AĞIDI
Yaralandığı avlak ah denizler kıyısı
Mavidir ay ışığı
Lodos ağlıyor yine, çırpınıyor yüreği
Savrulurken kanatlar dinmiyor çığlıkları
Yüreğinde bin şarkı
Düşen martılar gibi ezelinden yaralı
İnsan nasıl dayanır yaşarken yoğun acı
Koyu gölgeleriyle iner gecenin koynu
Şimşek olur yıldızlar, çarpılır mavi hece
Gökyüzü süzülürken akamaz gözyaşları
Kanı toprakla karmış özünü vuran avcı
Esmesin, istemiyor ne fırtına ne imbat
Hangi rüzgâr koşmadan yetişir düşlerine
Sevgisiz zamanlarda geçip gitmiş bulutlar
Beklenen hiçbir yağmur mevsimine yağmıyor
Kırık kanatlarıyla ay batırır martılar!
Gebze, 1.11.2008
Sonra en sevdiklerimden, çağdaşım, yaşıtım, erkenden ölen o
sevgili dost sesi bize kalan şairin şiirini. (Ahmet Erhan şair adı, kaydında
Erhan Bozkurt) ‘Oturup Bir Kıyı Kahvesinde’ der o;
"Gelseler. Karşımda dursalar. Gülümseseler.
Onlara, mutluyum desem
Desem, bir daha kederli göremezsiniz beni!
Bu denizin kıyısındaki çakıltaşlarını
Maviye boyamakla geçecek ömrüm
Martılara ekmek atmakla,
Ve şiir yazmakla bir de…"
O kadar soğuk, rüzgârlı ve griydi ki İstanbul derim sonra...
Yazmalıyım bunları düşündüğümü... Çünkü... Denizin ortasında, Kız kulesinin bir
avuçluk avlusunda insan sadece şiirler geçiriyor içinden...
‘GÜN OLUR ‘diyor Orhan Veli;
“Hele martılar, hele martılar,
Her bir tüylerinde ayrı telaş!
Gün olur, başıma kadar mavi;
Gün olur başıma kadar güneş;
Gün olur, deli gibi..."
Bedri Rahmi ise bir İstanbul Destanı yazıyor şiiriyle...
"İstanbul deyince aklıma martı gelir
Yarısı gümüş, yarısı köpük
Yarısı balık yarısı kuş
İstanbul deyince aklıma bir masal gelir
Bir varmış bir yokmuş..."
Ardından ‘Bahar Sarhoşluğu’ oluyor Cahit Sıtkı Tarancı dilinde
zaman... Diyor ki:
“... Süt beyaz bir martıyım açıklarda.
Gemilere ben yol gösteriyorum,
Buğday ve ilaç yüklü gemilere.
Bir kanat vuruşta bulutlardayım;
Bir süzülüşte vatanım dalgalar!”...
Can Yücel (Can baba) ise her zamanki gerçekçiliği ile vurmak
üzere duruyor ve MARTILAR Kİ diyor:
"Oysa bir gaz tenekesiyle bir şişe mavi
Gelişi güzel mi güzel bir ocak
Suların ortasında sevgili öfkemle benim
Yanacak bahar erişinceye değin
Soğuktan morarmış kanatlarını
Isıtsın diye martılar
Martılar ki sokak çocuklarıdır denizin..."
Melih Cevdet Anday ise hayat için ‘YANYANA HER ŞEY’ diyor:
"Bir balık uyur, denizi yaratır
Martıların tüneği dibinde,
Yan yana martıların, ki evreleri yoktur,
Bir yaşta hepsi, bir boyda.
Toprağı arala, ellerinle bak,
Yan yanadır günlerin taneleri,
Ne önce, ne sonra.
Ne önce, ne sonra.
Üst üste kurmuşlar kentleri
Sarmışlar masalla."
Manastırlı Hilmi Bey'e Birinci Mektup dediğine göre başlığı,
aralarındaki ilk mektup olmalı şiir, Edip Cansever'den...
"Ve balkon demirinde bir martı, dedim ki
deniz şuralarda bir yerde olmalı
çıt yok
sanki dünyadaki bütün çay ocakları kapalı
ve göklerden tepelere inen bir sokak
ya da bir akarsuyum ben
denizse
şuralarda…
yok önemi bir iki gün kaldı martı
balkonda
deniz de öldü sonra, martı da…"
Oktay Rıfat ‘SESSİZ KIYIDA’ duruyor ve ekleyip duygularını:
"...Sen kısa entarinin
anlaşılmasından habersiz
bana bakıyordun
bense yetişilmez hızla
başlanmış geceyi ikiye biçiyordum
baktım denizler bitmiş
kumsal kan içinde
kapılar gıcırtılı
yollar ince yollar çakıllı yollar
cansız parmakları gibi bir ölü elin
gözümle gördüm bunları
sessiz kıyıda mavi
martı sesleri düşerken üstüme..." diyor ya...
Arkalarından Özdemir Asaf ‘OLMAK İSTERDİM’ demez mi? Diyor
tabi;
"Şu anda İstanbul’da olmak isterdim..."
Mihrabat Korusu’nun dar yollarında seninle
Yan yana, yana yana yürümek…
Bir de martıların kanatlarından seyretmek İstanbul’u."
Ümit Yaşar Oğuzcan beklendiği gibi ‘YILGIN'dır ve:
"Besbelli bir giden var, sen misin yoksa
Neden bu limanda gemiler ağlamaklı
Kaldırın su manzarayı gözlerimden
Bu ne çok deniz, bu ne çok martı..." der çünkü yılgınlıkla...
‘Bu Aşk Geçilmelidir’ der Ataol Behramoğlu:
"Susar ve martıları düşünür
Gecenin bir kesiminde insan
İçinde beyaz bir kalabalık
Ve aşk zaten gürültüdür
Benim korkum ve umutsuzluğum
Artık ölmüş bir adam gibidir
Kendini hiç hatırlamayan..."
Ahmet Hamdi Tanpınar, ki zaman ustasıdır, ‘ZAMAN KIRINTILARI’
der yaşanan ana:
"Bak martılar kanat çırpıyor sana
Bir rüyadan kopmuş gibi bembeyaz
Yelkovan kuşları yalıyor suyu,
Sen ki bakışından yumuşak bir yaz
Gülümser en yeşil gecesinden
Ve sesin durmadan, durmadan örer,
Yıldız yosunu bir uykuyu…
Bak, martılar kanat çırpıyor sana."
Yılmaz Odabaşı ‘BULAMAM’ der sırada, bulduğunu, gördüğünü
yazdığı belli iken...
"Her deniz bir martı,
Her ömür bir tufan,
Her rüya bir uyku,
Her nota bir şarkı,
Her mezar bir ölüm,
Her ağaç bir kök,
Her dağ bir duman,
Her güneş doğacak bir kuytuluk bulur ya kendine,
Bulur ya, ben senden başka sen bulamam
Bulamam!"
Ben en çok aklımda kalanı, çoğu kez de kalbime düşeni dolarım
dilime sonra. Böylece Attila İlhan düşer ana... Adanın martılarının
kanatlarına. Ta ilk okuduğum lise yıllarına taşır yüreğimi AĞUSTOS ÇIKMAZI, anda
bulurum kendimi sonra.
"Beni koyup koyup gitme, n’olursun
Durduğun yerde dur
Kendini martılarla bir tutma
Senin kanatların yok
Düşersin yorulursun
Beni koyup koyup gitme, n’olursun
Gebze, 16.4.2018,
Sonra martıları karada gördüm… Köy piknikleri yapmak üzere gittiğimiz, denizden
hayli uzak bir köyün tarlalarında… Açlık bu deniz kuşlarına bile acımadan
uzaklarda ara yiyeceğini, doy ve tutun yaşama demiş olmalıydı, tarla süren çiftçinin
traktörü ardında havalansın diye sabanla kazılan toprağın içindeki solucanlarına,
börtü böceğine dalışlarının sebebi başka ne ola?
Gebze, 13.4.2025, Ünsal Çankaya.
Gerçek Edebiyat com, 31.8.2025
Yayımlanan kısmı yukarıda. Alttaki kısım ise zeyl sayılır şiirde geçen bir isim için.
Manastırlı Hilmi Bey Kimdir? Cumhuriyet Tarihi için önemi...
(Bayram ve Seher Akça PDF araştırma makalesinden alıntı.)
"Osmanlı Devleti Son Dönemi Mutasarrıflarından Serficeli
Hilmi Bey
Öz
Osmanlı Devleti’nin son döneminde yani 1872 yılında Manastır Vilayetinin Serfiçe Sancağında dünyaya
gelen Hilmi Bey İlk ve orta öğrenimini Serfiçe’de Lise ve Yüksek Öğrenimini de Mekteb-i Mülkiye’de
tamamladıktan sonra Yanya İdadisinde devlet hizmetine başladı. 1895 yılında başladığı Kaymakamlık stajını
bitirdikten sonra sırasıyla Soma, Havsa, Foçateyn, Karaburun, Karaköse, Margılıç, Delvine ve Leskovik’te
görev yaptı. Son görev yaptığı yerde yani 1909 yılında Mutasarrıflığa terfi eden Hilmi Bey sırasıyla Menteşe,
Preveze, Ergiri, Maraş, Muş, Gümüşhane, Siirt, Genç ve II. defa Menteşe Sancaklarında idarecilik yaptı.
Siirt ve Genç Mutasarrıfı iken Osmanlı Devleti Ermeni isyanları nedeniyle 1915 yılında Ermeni Tehciri
Kanununu çıkardı. Bu kanunun çerçevesinde Siirt ve Genç’teki Ermenilerin Musul’a güvenli ve sağlıklı bir
şekilde gönderilmesi için Hilmi Bey büyük çaba sarf etti. İkinci defa Menteşe Mutasarrıfı iken 15 Mayıs 1919
tarihinde İzmir Yunanlılar tarafından işgal edildi. Bu işgalin protesto edilmesinde ve Menteşe’de Kuva-yı
Milliye Teşkilatı’nın kurulmasında Hilmi Bey’in büyük emeği geçti. Bu görevde iken TBMM emrine girdi.
Adana Fransız işgalinde iken Hilmi Bey Adana Vali Vekilliğine atanarak şehrin savunması için büyük çaba
serf etti. Cumhuriyetin ilanından sonra Serfiçeli Hilmi Bey Atatürk’ün isteği ile Elazığ, Sivas ve Trabzon
Valilikleri yaptı ve 1931 yılında da yaş haddinden emekli oldu.
Anahtar Kelimeler: Osmanlı Devleti, Hilmi Bey, Kaymakam, Mutasarrıf, Vali"
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.