SÜRGÜN UNUTMAZ, SÜMBÜLÜ KOKLAYAN DA.

SÜRGÜN UNUTMAZ, SÜMBÜLÜ KOKLAYAN DA.

Ortadoğu bir değil birkaç savaşın vurgununu yiyen, kimi etnik kökeni, kimi dini kökeni yüzünden karşıtı olanlar, düşman sayanlar yüzünden köklerinden koparılıyor ve düştükleri büyük çaresizlik, büyük yalnızlık sadece izleyebildiğimiz oluyor yaşadığımız çağda.

Dur diyemediğimiz gibi, önleyecek gücümüz de yok, kaldı ki muktedir olanlar da parsa kapmaya çalışıyor, gücüne güç katmaya. İzleyeni oluyoruz, kahrola kahrola acılarımızla. Yumruklarımız da sıkılı dişlerimiz gibi, derman olamadığımız kederler ise artıyor boyuna.

İnsan eğer mutlu ise yaşadığı ülkede kimse göçü, sürülmeyi, yalnızlığı özgür irade ile seçmez.
Kimse dilini bilmediği bir ülkede güvenlik aramaya gitmez mecbur bırakılmasa.
İktidarın kendi yurttaşına sağlamadığı olanakları mültecilere sağladığı şayiaları artsa da…
İnsan o ayrıcalığın bir politik yatırımdan çok Avrupa’nın “BİRLİK HUKUKUNCA” verdiği paranın onlara antlaşmalar uyarınca harcanması zorunluğunu biliyorsa (O paralardan nemalanan birilerinin varlığını ise insanlık ayıbı olarak görüp) mülteci olmanın ne kadar zor bir seçim olduğunu anlar.

Yurt içinde sürgün cezasının ceza yasalarından kaldırılması hali neredeyse kırk yıla yaklaştı.
Yurt dışına gidilen ülkenin yaşam koşulları yurt olan ülkede de aynı, yani koşullar olağanken kendi iradeleriyle gitmeyi seçenlerin durumuna da sürgün diyemeyiz.

Ama kendi ülkesinden yaşamı tehlikeye girdi diye bir başka ülkeye sığınmak zorunda kalan insanlara
mülteci deriz. Kendi ülkesinin otoriter yönetimine muhalif olduğu için zulüm görüp başka ülkeye gitmek zorunda kalanlara da.
Bu insanlara ülkenden niye kaçtın, savaşmadın, ölmeyi göze almadın diyemeyiz.
Çünkü bu insanın kendine sığınan diğer insana fütursuzca yaptığı ve ama yapmakta asla haklı olmayacağı bir sorgulama ve yargılama olur. Ne geleneğimiz ne insanlığımız izin verir bu sorguya.
İnsan kendini, o koşullarda yaşıyor olsa nasıl davranacağını düşünmeden ve ama herkesin de aynı şeyi düşünmeyebileceğini öngörüp kabullenmeden diğer insanları yargılama hakkına sahip değildir zaten.

Velhasıl dünyada hâl böyle, arttıkça arttı acıları insanlığın.

Bugün ülkemize ait denizlerde kaçak botlara bağlıyor umudunu o insanlar ve karaya bizim çaresizliğimiz vuruyor onlar batıp, çıktıkça.

Tanığı olmak zorunda kaldığımız kadar yaşanabilmesinde payımız olmasa da geçmişte yaşanan bu tür acılar insanlığın ruh yaralarıdır, kabuklanamaz, iyileşemez, her bahar yeşeren ağaçlar gibi, soğukta bile açılan sümbüller gibi büker boynumuzu çaresizlikten. Kanar çaresizliğimiz, anımsadıkça.

Bazen anılarda kokusuyla yaşayan çiçekler ve okunan şiirler bütünler diğerini ve sümbül anılar denir başlığa, yazılır şiir, sonra unutulur. Sonra bir kitap okurken, Aragon’un sevdiği çiçeğin de sümbül olduğu bilgisine tesadüf eder insan, tarihte Aragon şehri olduğu bilgisine ulaşır ve sonra şair Aragon’dan çok önce var olan Aragon şehrinde, şehirle aynı adı taşıyan bir kralın olduğu öğrenilir ve sonra kral Aragon'un küçük kralları ile birlikte sürgüne yolladığı bir halk gelir gözlerinin önüne. Çünkü yaşadığın çağda olamaz dediğin sürgünler, göçler, sığınmalar yeniden başlamıştır, paylaşım savaşıdır nedeni ve hırslar acımaz asker olana da sivil halka da krala ve çoluk çocuğa da. İnsana yani.

Sürgün olmak bir seçim değil sonuçtur. Seçme hakkı yoktur insanın.
Ya kalıp-muhalif olduğu iktidarın zulmüne boyun eğecek, belki ölecek, ya bir başka ülkeye sığınacaktır.
Bu duyguların tümünden bir şiir çıkmış, yazıldığı anımsandığında yazılmaya esas alınan duygular değil sadece şiir bir dergiye yayıma gönderilmiş ve üç yıl önce yayımlanmıştır.

Sevgili lise sınıf başkanımız, eğitimci, gazeteci Dinçay Doğar ne zaman yayın işine bulaşsa ve sürdürebilse çabalarıyla benden yazılarımla, yorumlarımla onun yanında olmamı ister olabildiğince.
Bu kez de öyle oldu. “Olur başkan!” dedim. Hazırlıklarını bitirmek üzere olduğu sitenin (bu sanal gazetenin) adı da Yorum Afyon olacakmış. “Elimden gelen katkıyı verip, gündemdeki yaşananlara değgin duygularımı yazarım!” dedim. (O site de yaşamadı sonrakiler gibi.)

Ben hukukta yorum konusu üzerine epeyce kitap okumuş, karar verirken de yoruma açık yasa maddelerinde insana yakın yorumlar yapmış biriyim de adı yorum olan, doğduğum şehirle ilgili günlük, haftalık, aylık ya da yıllık bir yayında yorum konusuna nasıl değinirim bilemedim.
Ama site adının içimdeki duygulardan çoğu kez hukuki sonuçlar çıkartan yanıma dokunduğunu anlayınca süregiden bir sorun hakkındaki sorumluluk duygumla yorumlamaya çalıştım günceli.

Günümüzün en yoğun konuşulan gündem konusu yaklaşan yerel seçimlerse de ikinci sırada geçim derdi, üçüncü sırada da geçim derdi arttıkça artan insanlarımızın mültecilere yönelik hoşnutsuzluğu var. Olağan halde ekonominin bu hale gelmesinden sorumlu olan hedefe -yani iktidara-yönelmesi gereken tepkilerinin yönünü saptıran, açlık ve yoksulluğun sorumlusu, nedeni ve çözümü imiş gibi ülkemize sığınan mültecileri gösterip, algılar oluşturan becerikli (!) ellerin oyununa gelmekte insanımız. (Ki sığınmaların uluslararası hukukun gerektirdiğinden sayıca çok fazlası için olan kabul edilişleri de siyasetin tercihi olarak ortada olmasına rağmen.)

Neyse… Tarihte bir başka ülkede benzer sürgünler, sığınmalar yaşanmış ve ben o konuyu okuduktan sonra bir şiir yazmış ve yayınlatmışsam… Tümünü bir araya getirmeli dedim, çünkü şimdi o duygular ne ise, ülkemin genelini etkileyen bir sorun haline geldiyse bu mülteciler, kaynağına dair siyasi, ekonomik, hukuki, sosyolojik çok bilgiye ulaşabilirim ama ben bir de şiir yazmıştım, öyleyse onun yazılış duygusu da bulunsun bu yazımda. O şiiri paranteze alıyorum, sürgünleri alamasam da.

( Sümbül Anılar

Sümbülün içli bir ezgi olduğunu Aragon’dan öğrendim;
Geziyordu sümbül teber Granada yolunda.
Aklında Elsa’dan gözler, gözlerinde kor hülya.
Çokça an saklamıştı dokunduğu sümbülün morlarına.
Anımsadıkça büktü boynunu; kederle ve acıyla.

Toprağa gün vurunca soluverdi sümbüller,
Kökledi baltanın ucu, acımadı muhayyere, ezgiye.
Buzlanmıştı gökyüzünün mavisi, kısalmıştı gün,
Çözülmeden yaşamak mümkün olmaz aşk ile.
Toprak sardı sarmaladı soğanları kalbine.

Sonra birden göverdiler Şubat' a, karanlık çatlayınca.
Büyüdüler gün be gün, renk saldılar doğaya, anılar çağladıkça.
‘Elsa’nın gözleri’ dedi Aragon, sonra; ‘Granada, sevgilim, Granada’
Ne zor şeymiş çocuk kralın kovulması saraydan tarlalara.
Hüzün yürüdü damarlarına, biraz daha, biraz daha.

Misk amberin kokusuydu ulaşan notalardan makama,
Makam makam olalı öyle muhayyer olmamıştır doğaya.
Anladım ki sümbüller artık hep içli şarkılar söyleyecekler bana.
Endülüs' te raks bitip, ‘zil, şal ve gül’ yanacak,
Boynu bükük sümbüllerin kokuları sinecek avuçlarıma. Gebze, 2.2.2009)
(Akatalpa, Şubat 2016, Sayı:194)

Evet, şiirin duygusuyla yorum -özellikle hukuktaki yorum- konusu ilgisiz ama yazının özü sürgünlük, şiirin de... Bilinmeli öyleyse. Sürgünlük hep sosyolojik yönüne ek hukuksal bir konudur, ceza olarak da eylem olarak da. Kalbimizden de yerimiz yurdumuzdan da sürgünlük bilinmeli tam anlamlarıyla.
Tıpkı yaşamımızın tümü hakkında bilmeden yorum yerine bilerek yargılar oluşturmak gerektiği gibi…
Yaşamak da, yaşananları yorumlamak da seçim işidir… Yok, bu seçim o seçim değil, seçmenlik hak, hukuk, adalet duygusunda, vicdanda, oy sandığında değil her nefes alışta zorunlu olandır yaşamda.
Seçimlik hakka muhayyer olmak denir, özgür irade ile seçebilmektir. Hayır diyebilmek özgürlüğüdür kısaca. Hukuk dilinden bir sözcük, eskimiştir, yerine seçimlik hak kullanılmaktadır. Müzikte ise (Muhayyer Kürdi makamı gibi) belirgin bir ana makamı başkaca icra edebilmeyi tanımlıyor bu durumda, bana kalırsa. Bu keyifli bir şeyde seçimdir, ama hüzünde balta gibi keser dokunduğu kökü, sümbül anılar şiirimdeki sümbül bu nedenle biraz teberdir (Küçük balta), biraz teberik (Anmalık).
Ama daha çok anımsatandır acıları da. 31.1.2019

Sümbüller topraktan başını uzattı yine saksıda. Balkonumda bahar olacak umudum da arttı ardına.
Şimdi bu şiiri yine okuyalım, ülkem yeni bir yerel seçimin eşiğindeyken, ülkemizdeki beyin göçünün artışına duyarsızlaşanları anımsayalım ve bir zamanlar başka ülkelerden sığınmaya gelenlerin güvenli bir ülke oluştan “bu ülkede insanca yaşatmıyorlar bizi” diye başka ülkelere gitmekten medet uman insanların acılarına, gurbetlerine, özlemlerine bakalım, düşünelim, çare arayalım kalbimiz dayanırsa.
16.2.2024

Gelelim güne...
Sümbüller niye boynunu büker, zaten gökyüzüyle buluşmuş ağaçlardaki leylaklar gibi göğe uzatmaz başını? Biri diğerine benzer rengiyle, kokusuyla... Ama biri topraktan ayrılamayışın hüznünü mü taşır kalbinde, o nedenle mi bükülür boynu? Leylakların da dökülüp toprağa karışacağını bilse, kavuşmuş kadar artar mıydı sevinci?
Yani toprak önemli, peki niye bu kadar önemli? Yurt olduğu için mi? Bitkiler için bile mi? Yurt!
Öyle ya, yurttur onlar için de önemli olan, kimi toprağını sevmiyor ve yaşamıyor o yerde, kimi öyle seviyor ki ayrık otu şapka çıkartsın onların yaşama sevincine...

İnsanlar da öyle... "Dağ dağa kavuşmaz" der, "insan insana kavuşur" derken, kucaklarken kavuştuğu insanı. Günümüzde, yazıma başladığım yıldan altı yıl sonrasındaki güncele geldiğimde... Kimi döndü Suriye'ye, savaştan önceden ne kaldığını bilmedikleri yerlere, ülkesinde azıcık durdu savaş diye... Ama orta doğu hâlâ kan içindeydi, dünyanın muktedirlerinin kolladığı bir küçücük devletin saldırganlığı ile o akan kan onlara da bulaştı elbette... Ama günün dünyadaki en gündem konusu Filistin ve Gazze. Orada yaşananlar… Yüzlerce ateşkesler, bozmalar üzerinde ölen binlerce insan, açlıktan ölen çocuklar...

Tüm dünya Filistin'i 'tanıma' yarışına girdiyse bu onların hemen yapmadıkları bir hukuki eylemi zamanıdır diye bekledikleri ya da düşündüklerinden değil, gözleri önündeki soykırıma varacak denli acımasız bir savaşa yıllardır göz yummanın utancından sıyrılmak içindi elbette. Şimdi en büyük kollayanın Nobel umuduyla körüklenmiş 'barış umudu' yaratıldıysa son ateşkes ile... Ne kadar süreceğini bilemesek de... Avuçlarını ovuşturan yıkım ekipleri yıktıkları yeri yapma vaadiyle o topraklara girdi girecek sevincindeyken... Evlerine, topraklarına dönen sürgün Gazze halkı için bu haliyle de olsa yıkılmış, yakılmış ülkelerinde son umut bari karartılmasa diyorum... İmar için ağzı sulananlar yapmaya başlasa da bir daha yıkım olmasa diyorum... Son bahardayız diyorum...
Ardı kış... Sümbüller açar sonra. Umudum havalarda. Sümbüller soğanlarından başını uzattıklarında çıkacakları hiçbir toprakta artık kan akıtılmasa... Bahar olsa ilkinden, buluşsalar sümbüller dökülen leylaklarla.
Ülkemizde de bitse karabasanlar, yoksulluk sınırı altında bu umuda tutunanlar birazcık nefes alsa...

Gebze, 12.10.2025, Ünsal Çankaya
Patika Dergi, Nisan, Mayıs, Haziran 2026, Sayi:133



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.