ACI YEŞİL BİBER
(Fatma Ebemin anısına)
kaç adımdı toprağının çevresi
küçücük ayağımla
incitmeden dolaşıp karığında yolduğum otlarını yabani
tulumbamızdan suyu testime çekip hani
ardından damla damla suladığım bahçende yeşerirken domates ,
ötesine diktiğin patlıcanlar salkımca
tombulundan giyinmiş morunu bahçıvanın.
ah yakıyor dillerimi yalan bilmeyen hani
acısıyla yeşil biber maruluyla ezilirken dürümünde yufkamın
emeğinle büyüdüğüm, emeğinle sevindiğim günlerimi özledim.
bir haşlanmış yumurtanın sarısını eklediğin taze yeşil soğanlı
tadımında iştah açan doymalara alıştırdığın çocuk
günlerimi özledim bir de hani.
uykusuz kalışıma yanıp her gecesinde azıtıp gitme diye
er akşamdan tutunup, yalvarıp, eteğine
"ne olur beni de al,imece gecesine"diyerek yanağımdan
dökerken gözyaşımı silişin de aklımda
"ama bu son "deyişin...
aklımda işte hani , fildişi tarağınla kırk beliğe örüşün
kınalı yapıncağa benzeyen saçlarımı
diktiğin üç eteğim, sallanan beliklerle köylü güzeli eden
yemenim oyalanmış salkım salkım üzümle,
küçücük önlüğüme çerez saklamışım ya
tadı damağımdadır kaynatılan hediğin
kazanına ateşi çatmayı da özledim.
ama asıl ben senin türkülü dilleriyle değirmeni çevirip
bulguru ayıklarken imece kızlarına
pişirdiğin pilavla köpürttüğün ayranın yanına yumruk vurup
yakıştırdığın hani, soğanın cücüğünü verişini özledim
yanışı gözlerimin , akışı yaşlarımın işte ol sebeptendir.
Gebze, 30.5.2006
(TMOLOS EDEBİYAT Sayı : 40. TEMMUZ 2015)
26 Aralık 2016.
İlk çocuk yıllarımı yanında geçirdiğim, sonra her yaz yanında kaldığım ve
dedemi kaybettiğimiz 1975 yılı 31 aralık gününden sonra sıkça yanına gidip,
yalnızlık çekmesin diye sevgiyle sarmaladığım babaannem... Ebem yani. Sevginle
sardın bizi. Ayırmıyorum derdin ya... Yine de bilirdik ki ablamın ve ağabeyimin
yeri başkaydı sende, annemde de olduğu gibi. Hepimizle gurur duyarken
ayırmadığını ise bilirdik elbet oğulların ve kızından torunlarında.
Bugün kırk yıl bitti işte gidişinin üzerinden... Uzun zaman...
Bu kadar yaşamıyor bile bazı insanlar bu çağda... Güya ömürler uzadı deniyor ,
oysa uzayan ömür değil, ömür törpüsü uzuyor anaların... Evlatları ardına
ağlayıp kalıyorlar boyuna...
*
Annemi severdin... Biliyorum... En önce o gidip yattı zaten yanı başınıza...
Sizi özlemek var ya... Kıştan çok üşütüyor içimi özleminiz böyle yoğunlaşınca.
Gittin, kırk yıl doldu bugün. Yetmiş yaşında varsın ya da yakınsın bu
fotoğrafta. Kardeşlerine miras paylarını bağışlamak için tapuya gitmiştin de, o
zamandan kalmadır bu fotoğrafın... Sonra, hac için pasaport çıkmıştı, sanırım
orada da kullandın. Nasıl duru bir güzelliğin var o yaşında bile... Özlemle.
Rahmetin çok olsun ebem...
En çok çocukluğumu özlüyorum böyle acı zamanlarında...

Bu fotoğraflı, şiirli ilk paylaşım sonrası bana da "şiir yazan, kırk yıl
sonra güzel anan torunlar" dilediydi lise psikoloji öğretmenim. Nice güzel
duygular eklemişti sayfa arkadaşlarım, onu yakından tanımış olan köydeki ya da
başka şehirlerdeki, ülkelerdeki akrabalarım. Hep kimseyi incitmediği, yardım
severliği vurgulanmıştı.
*
Bundan yedi yıl önce güzel dilekleri olanlara teşekkür için kısa bir not
eklemiştim. “Ona emek verdiğimde beni şiirle anımsayan bir-birkaç torun da bana
kısmet olsun dileğimin öncüsü hepimize sağlık... Ölmüşlerimi sevgiyle anmayı
seviyorum ben... Hüzün eklense de... Özlem yaksa da... Baskın duygum sevgidir
hep... İyi ki bizi çok sevdiler, iyi ki onlarla uzun süre yaşayabildik...”
*
Sonra bundan altı yıl önce… Tam da aralık ayının bu zorlu günlerince canımın
içi ağabeyime beyindeki tümörü için operasyon yaptırmıştık da, sonra kaynağın
akciğer olduğunu, aslında ne kadar geç kaldığımızı öğrenmiştik melaneti
tespitte. O zaman en çok sevdiği, yaşayan ilk erkek torun olduğu için göbek
adını Yaşar, resmi adını Tunay koydukları ağabeyimi oralardan kollasalar hasta
olmazdı sanki diye geçmiş içimden ki sitem etmiştim 26 Aralık 2019 tarihinde”
Oralardan gözetsenize bu yandaki sevdiklerinizi...” diye.
26 Aralık 2021 gecesi “45. yıl... ömrümün üçte ikisi... özlediğim yıllarımın
sıcacık edeni...” demişim fotoğraf anılar arasından göz önüne düştüğünde.
Sonraki yıl “46. yıl… Kaygısız günlerimizin çok sevenlerinden.” dedim. Çünkü bu
kez de kara gözlü kardeşim sıkıntılar yaşamaya başlamıştı sağlığında… Ne
olduğunu bulamadığı bir yara vardı ağız içinde… Sonrası çığ gibi büyüdü, sel
oldu yaktı yıktı bizleri… Onun henüz hastanede, sağ olduğu, ama her şeye rağmen
umutlu olduğu günlerde onun umuduna destek olmak istemiş, ebemin fotoğrafı
altına yine “Ölmüşlerimi sevgiyle anmayı seviyorum ben... Hüzün eklense de...
Özlem yaksa da... Baskın duygum sevgidir hep... İyi ki bizi çok sevdiler, iyi
ki onlarla uzun süre yaşayabildik...” demiştim, hani her zaman ölüm son değil,
birlikte geçen yıllar çok önemli, sevgi ve özlem yaşanan o yıllar için diye…
Beni çok sevdiğini de o geceki konuşmamızda belki yüzüncü kez söylemişti
kardeşim. Sakınmıyordu sevdiğine sevgisini söylerken, bilinmesi ona da çok iyi
hissettirdiği için. Sonraki yıl 5 şubat gecesi kaybettik onu… Gördüm… Gözleri
açıktı…Ağzı da öyle… Gözlerini ben kapattım uyusun diye… Ağzına dokunmadım,
bizlere hâlâ söyleyeceği ne varsa söylemek istiyordur, susmasın diye gittiği
yerde…
*
26 Aralık 2024 gecesi eklediğim not” 48. yıl. Zaman akıyor, hızla... Dede, ebe,
anne, baba, ağabey ve kardeş... Yüzünü görüp sevgisini aldıklarımız. İki de biz
hiç görmeden giden kardeşlerimiz... O tarafta daha çok sayıda şimdi çekirdek
ailemiz...” dedim. Ne zaman sorulsa beş kardeşiz derdik hep… Ölenler sanki hiç
doğmamış gibi, Bizden önce gittikleri, görmedim, sevmedim, birlikte gülmedik
diyeydi belki.
*
Bu gece bir kez daha baktım… Hem onunla hem kendimle konuşur gibi yazdım yine
içimden geçenleri.
“
Kırk dokuzuncu yıl... Ne kadar uzak... Ne kadar taze.
Çünkü üzüntüden öleceğim sanmıştım buz gibi odada başında bekliyorken...
Annem "sobalı odaya gel" dedikçe, "çok üzülme" dedikçe o da
içten ağlıyorken, "gelmem" diyordum, ebemin bana yufka açmayı, katmer
yapmayı, pişirmeyi, yoğurt mayalamayı, süt makinesinde tereyağını ayırmayı
öğrettiği ocaklı odamızda, hasır üzerindeki kilimin üzerinde üzerine çarşaf
örtülmüş, karnının üzerine bıçak koyulmuş bir halde yatarken ara ara yüzünü
açıp bakıyordum, huzurla uyuyor gibiydi de, yine de yalnız kalmasın istemiştim
kalbimdeki o çocuk vefa ile...
Ölmedim. Ölenle ölünmüyor sözünü boşa söylemiyor atalar... Ama çok ciddi hasta
oldum.
Uzunca bir hastane süreci yaşadım... Hastane sonrası uzunca evde tedavi...
Ciğerlerim aldığı o hasarla bir daha toparlanamadı tam olarak... Sevince böyle
sevmeyi, üzülünce böyle üzülmeyi bırakamadım sonraki yıllarda da... İçten içe
yandım da her ölüm bir hasar olarak damga vurdu kalbime.
O ilk hastalık süreci ders olmadı yani. İnsan yedisinde neyse oymuş yine
yetmişinde de.
Şimdi yüzünü her gördüğümde beni nasıl da çok sevdiğini anımsıyorum. Onu ne çok
sevdiğimi...
Sanki eline bir tepsi alıp başlayacak türküye ve ben beş- altı yaşımla kalkıp o
simdi bile anımsadığım güzel sesi ve nağmesiyle " çek deveci develeri
engine..." derken engine salınacağım şıkırdayan ellerim, minicik
bedenimle, nağmeye uyan ritimli adımlarım, gülümseyen yüzümle...
Sonra karın ağrısı ocağını bana devrediş ritüeli geliyor gözlerimin önüne, o
yıl üniversiteli olmak mutluluğu da eklenmişken ömrüme, ocaklığı onun gibi
herkese kullanmayacağımı söylesem de bende olduğunu bilip rahatça uyusun
istemiştim hacca giderken veda ettiğimizde.
Sonra döndü, Kırk gün sonra da veda etmişti ki -dedemin yılı dolmasına beş gün
vardı- çok sevmişler birbirlerini, yıl dolmadan kavuştular diye teselli
bulmuştuk iki aile büyüğü peş peşe ölüme gittiğinde.
Rahmetin çoktur ebem... Ardından güzel şeyler söyleyecek insanlar azaldı ama
özlemin hep kalbimde.
Gebze, 26.12.2025, Ünsal Çankaya
Gerçek Edebiyat com, 26.12.2025
FOTOĞRAF ALTI YAZILARI -22-
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.