Babamın büyük amcasının torunu akrabam Şükrü Türkmen ağabeyim bir gün derlediği türküler arasından bir dörtlük yolladı bana, köyümüzle ilgili tarihe geçecek kitaplar yazdı ve yazıyor hâlâ.
Babam da sevdalanmış. Yazıştık, yetinmedim konuştuk bu türkü konusunda.Onunla ilgili bu minik dörtlük, bana, “babam da genç olmuş, onun da kalbinde sevda büyümüş!” dedirtti. “Annemi de sevdi mi?” diye hiç sormadım, ona olan sevgisinin hayatın normali olduğunu kabul etmiştik çünkü... Anne babalar arada tartışsa da birbirlerini sever, bu sevgi ezelden beridir vardır, ölüme kadar da gider diye bilirdik çünkü... Hatta annem babamı erkenden bırakıp gittiğinde de bir daha evlenme arzusu olmadığı için ölümünden sonra bile sevip, vefa gösterdiğinin en yakın tanığı bendim çünkü, annemden sonra uzun yıllar benimle, eşimle, oğlumla yaşadı ve bize yeni ailesi olarak bağlılığının da tanığı oldum hep...
Annemi bir genç kız olarak gösterişli hale geldiği annemin köyünde -ki henüz on beş on altı iken yaşı- beğenip, sevenler ve türkü yakanlar olmuş... Kimler olduğu hakkında adları verilmeden "beni ne mühendisler, doktorlar istedi de.." tarzı bir repliğin benzerini duyduğum zamanlarda da köyünden, uzaklardan, akrabalardan o yıllarda geçerli evlenilecek insan tanımını dolduracak subay, pilot, öğretmen gibi meslekleri sayardı ve “ben onları istemedim de tuttum babanızla evlendim” derdi.
(Babam evlendiğinde vergi tahsildarıyken daha sonraki yıllarda devlet demir yollarında memur olmuştu.) Bu cümle bazen hayıflanma içerirdi tartışmanın sıcağıyla, ama çoğunlukla kadir kıymet bilme duygusu taşardı o cümleden. Çünkü arada bir haksızlık yapsa da babam içkisi, kumarı ve hatta kahvehane alışkanlığı olmayan evcimen bir adamdı.
Patika 111. sayı içinde yayımlanan Bir Unlu Maya Yüzünden Anımsananlar başlıklı yazımda anneme sevdalananlardan birinin yaktığı bir türküden söz etmiştim. Türküyü yakanın adını ve işini hâlâ bilmiyorum, ama akranım oğlu facebuk arkadaşım, babası rahmetli olunca paylaşmıştı benimle...
O yıllar evliliklerin çoğunluğu görücü usulü, ana baba kime verdiyse onunla olur, ne erkekler sevdiğini alabilirdi çoğu kez ne kızlar birini sevmeye cüret edebilirdi. Sevdiğini alamayan, sevdiğine varamayan erkekler-kızlar türkülere dökerdi içlerinde kalanı. Emirdağ bu türküler açısından nasıl da zengin bir kaynağa sahip. Yurdun her yerinde biliniyor Emirdağ türküleri. Sevdiğini alıp kaçanların murada erdiği kavuşmalar da parmakla sayılıyor. Gönülsüzken kaçırılanların sonları da ya ağıtlar ya türkülerde…
İnternette türkünün hikayesi başlığı ile birkaç versiyonu dolaşan Kara Hüseyin Ağıtı içinde adı geçen Hatçe köyümüzde evliyken (babamdan dedemin akrabası) bu şekilde kaçırılmış, ancak Kurtuluş Savaşı günlerinin Kuvayı Milliye şefi Arif Bey dağdaki Kara Hüseyin ve yandaşlarını düze inmeye çağırmış, idam ettirmiştir hepsini.
Türküde adı geçenlerden Hatçe, köyümde, çocukluğumun bir tanığıydı. Torunları yaşıtım, oyun arkadaşımdı. Bayramlarda elini öpmeye giderdik, çocukları, torunları bize gelirdi dedemin ve ebemin ellerini öpmeye. Bulgur zamanında onun avlusuna yakın soku denen dibekte, kaynatılıp kurutulan hediğin kepeğini, kavuzunu ayırmak için tokmaklarla soku dövmeye gidilirdi. Galiba o dibeğin tokmakları onun evinde muhafaza ediliyordu ya da o taş dibek hep yerinde ağırdı, tokmakları ise herkeste var olsa da. "Soku dövenin hık deyicisi" diye bir deyim var bu eylemi yapanın yanındakiler için. Asıl işi yapan yorulurken seyirci olanın eli boşluğuna bir sitem olarak.
Rahmeti çok olsun, tüm yakın akrabalarım ve köydeki diğer ihtiyarlar gibi o da çoktan göçtü ahiretine. Tüm çocuklarını tanıdığımı sanıyordum. En büyük kızı babamla akran gibiymiş ve evlenip Helan köyüne gitmiş, oradan da ölümüne dek yaşadığı egeye... Babamın türküsünü duyduğumda o da sağ idi henüz, "Ömrü uzun sağlığı tam olsun!" demiştim. Kutu namı ile anılırmış büyük kız, çok güzel olduğu ve eli yüzü her şeyi uyumlu ve denk olduğu için… Kutu gibi güzel anlamında. (18.3.2021 tarihinde öldüğünü okudum yeğeninin verdiği haberden, Feride imiş gerçek ve kayıtlı adı. Şükrü Türkmen ağabeyimin sülalemizi ölümsüzleştirdiği Çavuşlu Sülalesi kitabımızdan baktım da 1931 doğumluymuş, doksan yıl yaşamış, babamdan üç yaş küçükmüş.) Filiğin Hatçenin küçük kızı Rezzan ise benim çocukluk ablam... Rezzan ablam ne zaman görse beni havalara uçururdu. Yaylada aleyçiklerimiz komşu olurdu ve pınara beraber suya giderdik. Çok severdim, çok severdi.
(Şimdi:
"Gara Hüseyin mavzerini yağlıyor
Hatçe gelin siğim siğim ağlıyor
Mavzerin kurşunu dağı deliyor
Aman Arif Bey'im öldürme beni
Mermer direklere sardırma beni" diye başlayan, uzunca bir ağıttan dönüşen Kara Hüseyin türküsünü dinleme ve hikâyesini internette okuma molası verebilirsiniz. Çünkü türküdeki Hatçe bu yazımdaki sevdadaki kızın annesi. )
"Meğer babam da sevdalanmış!" dedim Şevik halanın da damadı olan ağabeyim babamın türküsünü benimle 20.10.2020 günü paylaştığında... Askerliğini henüz yapmadığı için sevdiği ile kavuşamamış, herkesin görünürde bildiği sebep buydu. Oysa dedem ve ebem engel olmuş babamın sevdasına, isteseler babamın askerliği bitene kadar sözünü keser, nişan filan yaparlardı... (Babam dört yıl askerlik yapmış.) İstemeyişlerine neden olarak babamın amca kızı-ki o da babamla akran- Şevik hala, namı ile Filiğin Hatçe olarak tanınan akrabanın dağa kaçırılmasını aktarmış damadına. Bu kaçırılmada ne Hatçenin suçu ne o sırada bebek olan kızının günahı varken... Cehalet işte... Askerlik dönüşü de ebemin (Babaannem) amca kızı annemi gelip annemin köyünde beğenmiş ve büyüklerin onayıyla annem babam evlenmişler.
İnsan onları doğduğu andan beri anne ve baba olarak bilince sanki onlar da doğdu doğalı anne baba olarak yaşadı sanıyor çocukluğunda... Sonra biraz büyüyoruz, içimize sevgi koru düştüğünde o kor sadece bizim içimize düşüyor sanıyoruz... Anne babalarsa hâlâ anne baba olmaya devam ediyor çünkü... Oysa... Meğer babam da sevdalanmış... Bu nasıl şaşırtıcı bir bilgi oldu kendi cehaletime.
Neyse... Her şey gelip geçti işte... O insanların hepsi toprak oldu... Ama türküler yaşıyor...
Yazanların adı ile, yazılanların adı ile...Yazılış hikâyeleri ile... Yıllar çoktan kıydı benim anne-babama... Bu anlatılanları, kişileri bile anımsayan çok az kişi kaldık… Meğer babam da sevdalanmış dedim ya... Türküler ile yaşar sevdalar. Ölümsüz olur gidenler... Türküleri derleyenler ise hem sözleri hem nağmesiyle yaşatıyor efrada ve etrafa. Müşerref Alp babamın öz amcası Tahir'in kızıdır, adını Şevik, kendisini hala diye bilirdik çocukluğumuzda. Geniş ailedeki her yaşlı ya dede ya ebedir ve her büyük erkek amca ya da dayı, kadın ise hala ya da teyzedir çünkü. Onların çoğu da rahmetli oldu. Çok olsun rahmetleri.
Köyümüzün türkülerini söyleyip, anıları yaşatan saz ve söz ustalarına da sevgi ve selam ile babamın o dörtlüğünü yazım-konuşma diline dokunmadan- yazayım şuraya, neredeyse yetmiş beş yıllık bir dörtlük. Onun da anısı, sevdası ölümsüz olsun. (Sevdiceğinin okuma-yazması yok ama karşılıklı ki yol da göstermiş babam, ama evlilikte söz hakkı olmayacağını peşinen de kabullenmiş ki “bekle beni!” de diyememiş, askerlik adresine mektup yazdırmasını istemiş ümidi kesmek için…)
"Evlerinin önü uzunca yoldur,
Ağlama sevdiğim desdini doldur.
Eğer ben gelmeden gelin olursan,
Yazdır mektubunu yar bana bildir"
(Türkü: Ata Türkmen- Derleme: Müşerref Alp)
Gebze, 26.6.2025, Ünsal Çankaya
Patika Dergi, Ekim-Kasım-Aralık 2025, sayı:131
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.